Her gün onlarca kadın şiddete maruz kalıyor. Her hafta onlarca kadın koca şiddetinden öldürülüyor. Ama ne toplumsal olarak bir tepki var, ne de caydırıcı bir yaptırım söz konusu. Bu olaylar, toplum olarak gözü kapalı kaldığımızın bir göstergesi maalesef. Bu yazıda, şiddetin psikolojisini ve altyapısını irdeleyeceğim. Bu durumun “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ile geçiştirilemeyeceğini ve huzurlu-adaletli bir hayat için, bu konuya önem verilmesi gerektiğini açıklayacağım.

Şiddetin Psikolojisi

1- Sorunları kısa yoldan çözmeyi isteyerek, neye mal olursa olsun karşıdakine şiddetle bunu yaptırmaya çalışmaktır. Bazen susmasını sağlamak, bazen istediği bir şeyi yaptırmak için şiddet söz konusu olabilir.

2- Başka birisine değil, özellikle bazı kişilere şiddet uygulanmasının sebebi ise, dayak atılan kişinin “kendilerinden daha alt seviyede olduğu düşüncesi” ve “onun bir şeye hakkı olmadığı düşüncesidir”. Karşıdakinin fikrini söylemeye hakkı yok, itiraza hele hiç hakkı yoktur sanki. Bu durumdaki insana da “her şeyi yapmaya hakkı vardır” gibi bir psikolojiye girerler.

Neden Ses Çıkmıyor?

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” (Hz. Muhammed)

Şiddetin üstesinden gelebilecek güçler, bu konuda ne yazık ki çok cılız ses çıkarıyorlar. Çünkü, onlar günü kurtarma derdindeler…

Halk bu konuda bir tepki koymuyor ortaya. Çünkü herkes, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyor. Ya da, “Kadın da uslu duracak” diyor. Böylece, herkes topu birbirine atarken, aslında haksızlığa ortam hazırlanmış oluyor.

Peki, Peygamberi yüce bir ahlak üzere olmakla övdüğü İslam’ın temsilcileri olduğunu iddia eden, din adamları, din grupları ne yapıyor? Onlar da sessiz kalmayı tercih ediyor. Pek çok siyaset konusunda fikrini belirtmekten çekinmeyen dini liderler, bu ahlak-toplum sorunu hakkında nedense susuyorlar! Diyanet, bu konuda bir açıklama yapmayı bile gereksiz görüyor. Diğer dini gruplara gelince, onlar dini ahlaktan uzak, ritüelleri gerçekleştirmek olarak algıladığından, saç sakaldan öte bir şey konuşamıyorlar maalesef…

Neden böyle diye biraz eşeleyince, aslında, İslam diye dine sokulmuş ve Peygamber’in söylediği iddia edilmiş, haksızca kadını aşağılayan rivayetlerin bir uzantısı olduğunu görürüz. Mezheplerde ve uydurma hadislerde, “kadının kocasına secde etmesi gerektiği”, “kadının kocasının üstü irin ve pislikle dolu olsa, onu yalayarak temizlese, yine de hakkını ödeyemeyeceği”, “cehennemin çoğunun kadın olacağı”, “kadının dövülebileceği” gibi pek çok kadını aşağılayan, Kuran’la uyumlu olmayan rivayetlerin olduğunu görürüz. Bunlara inanan dini grupların da bu konuda ses çıkarmaması daha da anlaşılır(!) bir hal alıyor. Ama Allah’ın kesinlikle istemediği bir hal…

Din konusunda, Allah’ın net anlattığı haramlar dışında, haramlar üretiliyor. Bu, Muhammed Peygamber zamanında da olan bir şeydi ve Kuran da bu konuyu anlatıyor. Bu uydurulan haramlar, pek çok ayrıntı içerir. Bu ayrıntılarda da, kadına hep haksızlık edilir (6/138-139) . Bugün de, pek çok fıkıh ve ilmihal kitaplarında ayrıntılı haramlar, günahlar türetilmiş ve kadınlara ibadette, dinde ve insanlıkta ikinci plana düşüren uygulamalar üretilmiştir. “Dayak” ve “kadının toplumsal hayattan soyutlanması” bunlardan sadece iki örnektir.

Kuran’da kadına dayak atılması olmadığına dair İhsan Eliaçık’ın “Kadını Dövmenin Dinde Yeri Var Mı” isimli makalesi de faydalı olabilir. (http://ihsaneliacik.blogspot.com/2011/10/kadini-dovmenin-dinde-yeri-var-mi-yeni.html )
Ayrıca, hazırlanmış şu video da, “Kuran’da kadın”ı anlamak için önemli bir çalışmadır: http://www.youtube.com/watch?v=xLC28DxE8Tc

“Töre, Namus, Sevgi” Kavramlarının Katli ve Suistimali

Şiddet, en fazla kadına şiddet olarak ortaya çıkmakta olduğundan özellikle kadına şiddetin üzerinde duracağım.
Yukarıda bahsettiğim, bu üç kavram, kadına şiddeti meşrulaştırmak için kullanılan, kutsal kabul edilen kavramlar maalesef. Sanki bu kavramları kullanınca, arkasından gelen her tür ahlaksızlık normal görülecek gibi algılanıyor.
Töreler, özellikle Türkiye’nin doğusunda tartışma üstü görülüyor. Töreye göre, zina eden bir kadının cezası, ölümdür. Bu aslında, Yahudi geleneğindeki ve İslam’a da sonradan girmiş, recm olayının töre şekline bürünmüş halidir. Oysa Kuran, zina ettiği açık olsa bile, bu durumda cezanın ölüm değil, toplum içinde dışlamak, utanç duruma düşürmek anlamına gelen, kırbaç vurmak olduğunu söylüyor. Bu da bireylerin hevalarına göre değil, mevcut otoritenin verilebileceği bir cezadır. Namus kavramı, yukarıda bahsedildiği gibi, her şeye çekilebilen bir kavramdır. Ne olursa olsun, bu ölümle cezalandırılacak bir durum değildir. Zorla, baskıyla engellenecek bir durum da değildir.

Töreye göre, ailesinin istemediği bir adamla evlenmek de ahlaksızlık, aşiretin dediğinin tersini yapmak da ahlaksızlık. Oysa bunların Kuran’daki dinde ve ahlakta hiçbir karşılığı yok. Tabi daha sonra uydurulan dinde, Şafi mezhebinin bazı içtihatlarına göre, bir kız ailesinin istediğiyle evlenmek zorundadır. Bu da Kuran’la uyumlu bir durum değildir.

Sevgi sözüne gelirsek, karısına şiddet uygulayan ve boşanmak isteyen karısını hastanelik edecek duruma getiren kocaların savunması “ben onu seviyordum” oluyor. Oysa sevgi sözü tamamen kirletiliyor. O sadece yalnız kalmak istemiyor ve aslında kendini seviyor. Kişi sevdiğinin canını yakabilir mi? Ona haksızlık edebilir mi?
Bu sözlerin büyüsüne kapılmayalım ve artık insanların bahane olarak kullanmalarına itiraz edelim…

Savunma Mekanizmaları

“O da şunu yapmasaydı” “-“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” 
(hud 113)”

Ciddi bir psikolojik hastalığı olmayan insanlar, zaten durduk yere kimseye saldırmaz, kimseyi öldürmez. Tahrik edici unsurlar hayatın her yerindedir. Ancak, bunları bahane etmek, ancak bunları kullananların seviyesizliğidir. Ayrıca, kötülüklerine kılıf arayanların yaptıkları bir iştir.

Bir kadına tecavüz ediliyor. Adam diyor ki, “giyimiyle beni tahrik etti”. Bunu izleyen insanlar da, “napalım, o da düzgün giyinseydi” deyip, suça hak veriyorlar, kendi içlerini rahatlatıyorlar. Herkesin giyimi kendine, bu anlayışın sonucu, her bir yeri açık olana saldırmak mıdır? Diğer insanlar neden normal davranıyorlar? İşte burada, ne zulüm yapmalı, ne zulme destekle ortak olmalıyız.

Bir adam hırsızlık yapıyor ve sorana “Ama onlar çok zengin, ben asgari ücretle çalışıyorum, bu yüzden çaldım” diyor. Evet, bu bir uçurum, haksızlık ve tahrik edici bir unsurdur. Ancak, diğer asgari ücret alanlar neden çalmıyor, kimsenin hakkını gasp etmiyor? Ya da etmeli mi? Bu bizi nereye götürür? Burada da, insanların bir haksızlığı, kendi daha büyük zulmü için bahane olarak kullandığını görürüz.

Geçenlerde bir haber vardı. Borç istediği akrabası para vermeyince, arkadaşıyla kadının evini basıp, altınlarını alıp, kadını bıçaklamıştı. Bahanesi neydi? “Parası olduğu halde, bana borç vermedi”. Borç verip vermemek onun inisiyatifinde olan bir şey ve borç vermemesi de insanı üzebilir. Ancak, bu zorlama, bıçaklama ya da öldürmeye götürebilir mi?

Bu örneklere, İsrail Filistin örneğini de verebiliriz. Filistin’den insanlar elle yapılmış bir el bombası atıyorlar. İsrail, bunun karşılığında bombalarla onlarca evleri yakıyor, insanları öldürüyor. Sebep mi? “Onlar da bizi öldürüyor, onlar da bize bomba atıyor!” oluyor.

Konuşmayan, her denileni yapan kadına kim neden şiddet uygulasın ki? Ama kadının konuşması, ona vurulabileceğini gösterir mi? Kadın haksız yere çok konuşuyorsa bile, bu daha büyük bir haksızlığa bahane olabilir mi? Bugün, maalesef kadına şiddette, halkın söylediği söz “Kadın da biraz yerini bilsin” gibi haksız ve üzücü sözler olabilmekte. Oysa yapılan haksızlık karşısında bunlar sadece bahanelerdir.

Adalet, yapana yaptığı ile denk bir karşılık vermektir. Hatta adam olmak, yapılan haksızlığın sebebini araştırıp, bu haksızlığı yok etmeye çalışmaktır.

“Zulüm, zalimlerin çok olmasından değil, zalimlere susanların çok olduğundan yayılır.”

Hiçbir şey bir anda olmaz

Adam, silahı çekmiş vurmuş karısını. Her gün onlarca böyle haber var maalesef. Peki bu bir anlık bir şey midir? Olayların arka planına bakınca da, öyle olmadığını görüyoruz. Adam daha önce, dövmüş; sonra kolunu kırmış, sonra bacağını, en son da da öldürmüş L…

Hangi kanser, bir paket sigaradan olmuş ki? Hep böyle başlar, zamanla artar… Dolayısıyla insanın iradesi asla es geçilemez. Bir tokatla başlar, ölüme kadar varır şiddetin yolu… Bu yüzden, en baştan durdurulmalı, ölümlere ve manevi ölümlere sebep olmadan (kişilik ölümleri), buna karşı bir tepki koyulup, yaptırım uygulanmalıdır.

Bir insan diğerine nasıl kötülük edebilir?

“Allah toplumları, inanışlarından dolayı değil, zulümlerinden dolayı helak eder.” 
(18 kehf 59)

Alt başlıktaki soruyu, “vicdanına rağmen nasıl bunu yapabilir, kendi vicdanıyla nasıl hesaplaşabilir, vicdanını nasıl rahatlatabilir” sorularıyla birlikte sormalıyız. Bir hayvanın canı yandığında bile, içimiz ezilirken, bir insana karşı nasıl bu şekilde vahşi olabiliyoruz?

Bunun cevabı, insanın kendini haklı çıkaracak bir duruma sokmasıdır. Önce karşıdakini düşman ilan etmesi gerekir. Bunun için de karşıdakinin bir yanlışına karşı, kendi haklılığını ortaya koyar. Diğer bir olasılık da, önce karşıdaki kişiyi düşük bir konuma koyar. İnsan olarak daha düşük bir seviyedekinin, söz söyleme hakkı olmadığı için, söz söylemekle yanlış yapıyordur. Ortam böylece, “ben haklıyım, o da yerini bilsin” durumuna gelir. Böylece, ötekileştirdiği, küçümsediği ve “yanlış yapıyor” yaftasını koyduğu kişiye, her tür zulüm ve haksızlığı yapmayı meşru görmeye başlar.

Oysa Kuran’a göre, bir insan gerçekten düşman olan kişiye karşı bile, adaletli olmak zorundadır. Kaldı ki, bu önce her bireyin, konuşma ve düşüncesini söyleme hakkını sağladıktan sonraki bir durumdur. Kuran’a göre düşman, cana kasteden, mala kastedendir. Yani, yanlışlık herkesçe kabul edilen yanlışlıktır. Yoksa, “sen bana bunu diyemezsin” vs gibi sözlerin burada bir yeri yoktur.

En büyük haksızlıklar, insanları küçük görmeyi kullanarak, insanların hevalarına göre hareket etmeleridir. Bu da, Allah’ın en nefret ettiği şeydir. Şeytan- Adem kıssasına bakarsak da, şeytan önce Adem’i küçük görüyordu. Peki, şeytanın problemi sadece küçük görmek miydi? Yani sadece “küçük görmek” yada “kibirlenmek” kötü olduğu için mi, şeytan kötüydü? Sonraki aşamaya bakarsak, şeytanın, kendince biçtiği roller kabul edilmeyince, Adem’i cennetten çıkarmak gibi, karşı tarafa zarar verecek bir duruma girmişti. Çünkü ona göre, bunu meşru gösterecek sebepleri vardı. Kendisi üstündü ne de olsa, Adem ise topraktandı!

“Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, ‘Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır’ dedik.” 
(2 bakara 36)

Konumuza uyarlarsak, kadın dişi olarak yaratılmıştı, erkek ise kendince ondan daha üstün olduğu rolünü biçmişti. Ona göre kadın, kendince boşanma hakkını bulamazdı, ayrılmaya karar veremezdi, evdeki sorunlar hakkında konuşamazdı. Bunu yaptığında, kendi üstünlüğü zarar görürdü, üstelik “O kadın kimdi ki? Eksik etek değil miydi? Erkeğin malı değil miydi?!”. Dışarıdaki patronları, üst düzeyler ve yabancılar ise üstündü, saygıya layıktı. Onların önünde ezilebilir, tüm kibarlığını sergileyebilirdi. Ama karısı da kimdi ki?

İşte bu yüzden, şeytanın yaptığı gibi, karşı tarafa zarar verme hakkını kendinde buluyordu! Allah’ın kibre ve insanları insanlıkta eşit görmeme konusunu neden önemsediğini daha iyi anlayabiliyoruzdur umarım şimdi. Unutmayalım, Allah’ın hiçbir kanunu, lüks için değil, toplum hayatında zaruri şeyleri düzeltmek içindir.

Şiddet Toplumsal Bir Sorundur

“Susma, sustukça sıra sana gelecek!” (anonim)

Şiddetli bir toplumda yaşamak, ailenin kurutulduğu bir toplumda yaşamaktır. Şiddet, insanları eşya görmek, diğer insanları kendine mahkum görmektir.

Koca şiddeti başta olmak üzere, ellerinde terlikli annelerden tutun, abi-kardeş şiddetleri “aile içi şiddetlere” örnektir. Şiddeti engellemeyen ya da susarak destekleyen bir toplumda, şiddet hüküm sürer. Bu da, güvensizlik ve adaletsizliğin tüm topluma yansımasına sebeptir.

Şiddetli toplumun, kendi meclisinde de, yumruklar havada uçabilmekte, medeni gördüğümüz insanlar, kendileri gibi düşünmeyenlere karşı şiddete başvurabildiklerini görmekteyiz. Üniversitede, gençler arasında veya polise karşı taş-sopa-yumruk gibi olayları görüyoruz. Bilimin ve düşüncenin merkezi olması gereken yerler, düşünce hazmedemeyen, uzlaşamayan kitlelerin bu görüntüleriyle ne yazık ki bize yansımakta. Okullarda, öğretmenden dayak yiyen öğrenciler, bundan dolayı daha da şiddete veya okuldan uzaklaşan öğrenciler oluyor bu ülkede. Askere giden gençlerden tutun, gözaltındakilere yapılan şiddet de, “güvenlik kollarındaki şiddet”tir.

Şimdi siz bunların her alana yansıdığı bir toplumda, okula çocuklarınızı nasıl gönderecek, askere nasıl göndereceksiniz? Üniversiteye nasıl göndereceksiniz? Sokağa nasıl çıkacak, komşulara ve işyerindekilere nasıl güveneceksiniz?

Televizyonların arz-talep dengesi içerisinde sunduklarını da unutmamak lazımdır. En çok izlenen dizilerden Kurtlar Vadisi ve Kuzey Güney isimli dizilerde, Türk gençlerine örnek gösterilen Polat ve Kuzey karakteri, nedense hep şiddetle iş çözen insanlardır. Polat, silahla istediğini yaptırır, tehdit gördüğü kişiyi öldürür. Kuzey, kabadayılık taslayarak, istediğini yaptırma, aynı zamanda da bir karizma (!) oluşturmaktadır. Şiddet toplum olarak o kadar içimize sinmiş ki, bundan kurtulmalıyız.

Baktığımızda, tüm bu olaylar, ailede başlıyor. Ailede şiddetin önüne geçildiği kadar, sağlıklı bireyler, sağlıklı bir toplum oluşturabiliriz. Bu konuda, kimseye dokunmayan bir yılan söz konusu değil. Şiddet yılanı, herkese dokunur. Güven, adalet istiyorsak, buna tepki göstermeli, dolaylı olarak da olsa zulme destek olmamalıyız.

SONUÇ

Birilerinin önünde iki büklüm olanlar, zayıf gördükleri karıları ve çocuklarına düşmanca davranabiliyorlar. İnsanın ahlakını ve değerini, üst gördüğü insanlara tavrıyla, alt gördüğü insanlara karşı tavrının birbirine yakın olması belirler.

Her insan diğeri kadar eşittir. Her insan saygıya layıktır. Kuran, doğuştan üstünlük ve asalet düşüncesini yasaklamıştır. Kuran’da kadın ve erkeklerin birbirlerine bir üstünlükleri yoktur. Peygamber de, buradan yola çıkarak şöyle demiştir: “Acem olanın, Arap olana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” Ne kadın olmak, ne çocuk ya da güçsüz olmak, bu eşitliği değiştirmez. Allah karı koca için

“Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz 
(2 bakara 187)”

demiştir.

Ayrıca, kadın-erkeğin insanlıktaki eşitliğini Allah şu ayetlerde de ortaya koymuştur:

Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. 
(4nisa 32)

Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.” 
(3 aliimran 195)

Petek FURKAN

Reklamlar