Televizyonda Beşiktaş’taki bir kaza haberi dinliyordum. Bu haberi diğerlerinden farklı kılan bana bir farkındalık kazandırmasıydı… Kazada yara alan kişi beklerken ambulans geldi. Oradan geçen insanlar da kazanın etrafında toplanmıştı. İçlerinden bir kadın doktor olduğunu söylüyordu, bu sırada ambulans gelince doktor kadın “ambulansta acil müdahale edecek doktor var mı” diye sordu. Ambulansta sadece görevliler vardı ve doktor yoktu.

Buraya kadar normal görünüyor. Sonra, görevliler bir şekilde hastayı sedyeye yatırmaya çalışırken, bir tartışma patlak verdi. Az önce doktor olduğunu söyleyen kadın, ambulans görevlilerinden birine bağırmaya başladı. “Sen bana “sen” diye seslenemezsin, anlıyor musun? Bana sen diyemezsin!” diyerek bağırıyordu. Ardı arkası kesilmiyordu kadının bağırışı hatta hastanın kaldırılmasına bile engel oluyordu bu durum. “Sen” diye hitap emiş olan kız da, sürekli hastaya bakıyor ve ona yönelmek istiyor ancak kadın buna izin vermiyordu…

Bu haberi izleyince, kalakaldım. Ne oluyordu? Kadını arabadan indiren ve oradaki hastaya yardım etmeye sevk eden şey muhakkak ki iyi niyetlerdi. Yoksa çekip gidebilirdi, nasıl olsa ambulans gelirdi. Oraya ambulans gelince, doktor olmasıyla da ilgilendi, demek ki hastanın durumuna ve olası tehlikenin farkındaydı ve önemsiyordu. Hatta oradaki pek çok kişiden daha itinalı gözüküyordu bu konuda.

Görevli ve doktor arasında ne tür bir konuşma geçti bilmiyoruz ama konuşmada varılan son nokta insanlık adına “utanç vericiydi”. Ne olmuştu? Doktor kadına bir görevli “sen” diye hitap etmişti. Kadın, “sen” hitabına çok fazla anlam yüklemişti. İşte bu anlamlara Kuran dilinde “vesvese” diyoruz. “O görevli de kimdi ki? Kendisinden alçak seviyede bir insandı. Kadın doktora hep siz demeli ve saygı göstermeliydi. O an ne tür acil bir durum olması, bir kişinin ölüm tehlikesi altında olması, acı çekmesinin ne önemi vardı? Doktor kadın, saygıyı hak ediyordu, bunu hiçbir şey değiştiremezdi ve “sen” hitabıyla görevli ona “bir meydan okuma” ilan etmiş oluyordu. O muydu meydan okuyan, ona haddini bildirmeliydi. (!)” “Sen bana sen diye hitap edemezsin” anladın mı haykırışları o an gözünü kör etmişti. Çevresindeki kimse umurunda değildi, kendi canına bir kasıt görmüştü!

Kadının derdi bir anda değişmişti. Orada tartıştığı şey, “acil müdahale yapayım” tartışması değildi. “Acilen götürelim de hastaya acil müdahale yapılsın” değildi. Evet açıktı ki, kadın için bir can önemliydi, hastaya en hızlı ve güzel muamele önemliydi. Ama daha önemli bir şey vardı: Kendisi! Kendi egosuna gördüğü en ufak bir olumsuz mesaj, tüm değerlerini çiğnemesine, tüm amaçlarının önüne geçmesine sebep olabiliyordu. İşte biz buna “hakkı batıla karıştırmak” diyoruz.

Eğer kadın Allah’ın mesajını yani fıtrata uygun olanı hatırlasaydı, o an önemli olanın ne olduğunu görürdü. O an, o kişinin yaşaması ve sağlığından daha önemli bir konu olamazdı. Ama ciddi bir üstünlük kompleksi vardı. Şeytan nasıl Adem’e karşı büyüklenmiş ve kendisini üstün görmüşse, o da kendisini üstün görerek orada yaptığı “insanlık dışı” durumu meşrulaştırmıştı. Şeytan nasıl, bu üstünlük saplantısını bir şerre dönüştürüyorsa, buradaki durumda da aynı şey oluyordu. “İnsanlara hadlerini bildirmeliydi!” Şeytan nasıl, ben insanları saptıracağım diyorsa, kadın da orada “kızın sen hitabına” karşılık, ortada hak, insanlığı önemsemeyen bir durum ortaya koymuştu.

Oysa orada görevli kız “sen demiş, siz demiş” bir şey fark eder miydi? Amaç haksa ve birlikte aynı amaç için uğraşıyorlarsa bu bir tartışma bahanesi olabilir miydi? Hele ki, az önceki güzel niyeti de kötüleştiren bir duruma dönüştürebilir miydi? Orada kız, olayın heyecanı veya başka bir sebepten varsın “sen demiş” olsun. Aslında çok saygılı birisi de denk gelebilirdi kadına, ancak Allah karşılaşan insanları birbiriyle dener.

Allah, insanları dener. İnsan iyi bir şey yapmaya niyet ettiğinde, şeytan ona vesvese verir. Eğer insan, hakk olanı ayakta tutmaya önem verirse, bu vesvese gider. Ama eğer şeytanın vesvesesine uyarsa da yaptığı işe de kötülükler karıştırır ve iyilikten çok kötülük yapmış olur ve ameller de böylece boşa gidebilir.

“Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, şeytan, onun dilediğine (bir kuşku veya sapma unsuru) katıp bırakmış olmasın. Ama Allah, şeytanın katıp-bırakmalarını giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir. Allah, gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah’ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.” 
(22/52-53)

İşte şeytan insanı böyle kandırır. O sadece vesvese verir. Der ki, “şu an sana karşı bir durum oluştu. Bundan daha önemli bir şey olabilir mi” der. İnsan da ya bu düşünceye uyar ya da “ne oluyor, arabadan inerken amacım bu adamın sağlığıydı” diyerek orada hakkın yerini bulmasını ister ve iyiliği de engellememiş olurdu.

Şeytan insanların arasını bozmak ister, insanlar arasına kötülükler girsin ister. Birbirlerinin canlarına mallarına ve haklarına saygı duymasınlar ister. O yalnızca, kin tohumları ekmek ister. Nasıl kendisi, üstünlük savaşına girmiş ve cennetten kovulmuşsa, insanları da kendisi gibi yapmak ister. Ancak insan, kötülüğü sezdiği ve ahlaka ters bir duruma girdiğini görürse ve kendini sorgularsa, ancak o zaman hakkı görebilir. Önemli olanın “kendi egosu” olmadığını görür.

Şeytan insanı kandırır. Önce ona güzellik, iyilik ve mutluluk vaat eder. Sonra da bırakır ve peşinde üzgün ve pek çok kötü duygu içerisindeki insanı bırakır. Buradaki kadına şeytan vaatlerde bulunur. Eğer sen kendi “saygınlığını kurtarırsan”, o zaman çok yüksek bir mevkide olacaksın der. O zaman mutlu olacaksın, o zaman bu “aşağılanmış durumdan kurtulacaksın” der.

“Şeytan onlara (birçok) vaatte bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaatte bulunuyor.” 
(4/120)

Sonra, kadın başlar tartışmaya. Ama insanlar, hasta adamın derdindedir ve kadının sözleriyle kimse ilgilenmez ve kale alarak cevap vermez. Kadın daha da sinirlenir. Bir de üstüne, akşam haberlerde, kendisine yapılan eleştirileri görünce, iyice üzülür ve belki yaptığına üzülür, pişman olur, kim bilir… Şeytan bunları vaat etmemişti. Kadın daha da üzüldü, daha da sinirlendi daha da mutsuz olmuştu. İtibar ararken, insanların gözünde daha da düştü. İşte şeytan insanı böyle düşürür. Gerçek şeref ise, insanlığın ve ahlakın ayakta tutulduğu yerdedir.

“Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kuran’ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar.”
(23/71)

Çünkü o (şeytan), gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kuran’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız” bırakandır.”
(25/29)

Şeytan, olmamış şeyleri olmuş gibi gösterir. Ortada bir aşağılama var mıdır? Yoktur, kadın yerinde pek çok insan olsa, umursamaz geçer giderdi. Ne o kız, o anda “şu kadını bir alaşağı edeyim” diye böylesi bir duruma girmemiştir. Öyle olsa, kız da tartışmaya tutuşurdu, ama o yaralı adamın derdindeydi. Kız da, “sen kimsin, ne bu tavırlar? Sen derim tabi, ağa mısın paşa mısın” diyebilirdi. Ama şeytan olayı insana büyük gösterdi. Pek çok anlam yükletti duruma ve kadın da kandı…

Eğer orada acil bir müdahale gerekiyorsa, kadın doktor bu yardımı yapmayı talep edebilirdi ve eğer kabul edilirse, hastaya yardım etmiş olurdu ve daha da mutlu olurdu. Kendisini, bir ihtiyaca olana yardım ettiğinden dolayı daha değerli hissedebilirdi. Oradan çekip gidebilirdi ama gitmediği ve yardım ettiği için Allah da ona yardım ederdi. Eğer kabul etmezlerse, onların işine köstek olmadan, hemen hastaneye en kısa sürede gitmesi için kenara çekilebilirdi, bu sefer de yine “en azından ben yardım etmeyi denedim” diyebilirdi. Kendisine düşeni yaptığını görerek, huzurlu ve iyi hissedebilirdi. Ama olmadı. Çünkü şeytanın vesvesesine uydu…

EY İNSAN;
“Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.” (96/6-8)

Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı (bu konuda, kibiri, ahlak varken kendi çıkarını düşünmeyi) yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. (7/22)

“Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir.”
(24/21)

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.”
(17 / 37)

“Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.”
(16 nahl 23)

Petek FURKAN

Reklamlar